Kendini Aramak mı, Kendine Körleşmek mi?
Güncelleme tarihi: 4 gün önce
Çoğu zaman kendini bilmenin tek bir yolu varmış gibi düşünürüz: İçe çekilmek, sürekli hislerimizi didiklemek, iç dünyamızın röntgenini çekmek. Ama bazen insan kendi içine öyle bir kapanır ki, dünya ile teması silikleşir. Kendi zihninin gürültüsünde kaybolan biri, kendine de körleşir. Kendiyle bağı zayıflayan birinin bazen "öteki"yle, sokaktaki bir ağaçla, bir dostun bakışıyla, dünyayla kurduğu canlı bir temas üzerinden yeniden kendini bulması da mümkündür. Tek bir yol yok; patikalar, çatallanan yollar var.
Şimdi en çok bildiğinizi sandığınız yolu biraz sorgulayalım: Kendimizle olan o aşırı meşguliyet.
Kendini Tanımak mı, Kendine Körleşmek mi?
Son yıllarda hepimizin dilinde benzer kavramlar var: "Farkındalık", "kendi alanımı korumak", "iç sesimi dinlemek." Bunlar elbette kıymetli. Ancak bazen kendini tanıma çabası gibi görünen o yoğun içe dönüş, farkında olmadan koca bir kendine körleşmeye dönüşebiliyor.
Gününüzün ne kadarını şu sorularla geçiriyorsunuz bir düşünün:
"Şu an nasıl hissettim?"
"O cümleyi kurarken dışarıdan nasıl göründüm?"
"Beni yanlış mı anladı, hakkımda ne düşündü?"
"Ben yetersiz biri miyim, neden böyle davrandım?"
Bu sürekli ölçme, tartma ve değerlendirme hali, insanı diri tutmaz; tam aksine uyuşturur. Kendinize o kadar yakından bakarsınız ki, baktığınız şey bulanıklaşır. Bir aynaya burnunuzu değdirecek kadar yaklaşırsanız, yüzünüzün tamamını göremezsiniz; sadece buğulu bir cam kalır geriye. İşte kendiyle aşırı meşguliyet tam olarak böyle bir körlük yaratır.
Bunun sonucunda ne olur? Etrafta olan bitenle, hayatın akışıyla, karşı koltukta oturan insanın gözündeki yorgunlukla ilişkilenemez hale geliriz. Kendimizi sürekli değerlendirmeye çalışırken hızlı, katı ve genel yargılara varırız: "Ben zaten hep böyleyim", "Ben ilişki kuramıyorum", "Ben aşırı kaygılıyım." Bu etiketler bir içgörü sunmaz; sadece kapıyı dışarıya kapatır.
Kafam Çok Dolu Diyenler: Düşünce Fırtınasında Kaybolmak
İnsanlardan sıkça duyduğum bir cümle var: "Kafamın içi o kadar dolu ki, sürekli düşünüyorum."
Uçuşan yüzlerce düşüncenin, ihtimalin ve senaryonun arasında boğuşan insan, kendini çok derin düşündüğü için yorgun zanneder. Oysa açık konuşalım:
Bu kendini bilmek değil.
Bu bir içgörü değil.
Bu bir derinleşme değil.
Ve en önemlisi, bu bir ilişki değil.
Bu, sizi hayattan, bedeninizden ve gerçek temastan koparan bir savunma hali.
Peki neden yaparız bunu? Neden zihnimizin o labirentine hapsoluruz?
Çoğu zaman zemininde kaygı, tekinsizlik hissi ve kontrolü kaybetme korkusu yatar. İçimizde bir şeyler sarsıldığında, belirsizlik kapıyı çaldığında zihnimiz panikler ve bize fısıldar: "Düşünürsem çözebilirim. Her şeyi analiz edersem kontrolü yeniden ele alırım. Nasıl göründüğümü, ne hissettiğimi santim santim hesaplarsam güvende olurum."
Ancak düşünceyi bir kontrol kalkanı olarak kullanmak, yangını benzinle söndürmeye çalışmaya benzer. Kontrolü elinize almazsınız; sadece zihninizin içinde kendinizi yitirirsiniz.
Bağlantıyı Yeniden Kurmak
Martin Buber, insanın varoluşunu "Ben ve Sen" ilişkisi üzerinden tanımlar. Buber'e göre insan, ancak bir "Sen" ile karşılaştığında gerçek bir "Ben" olur. Kendi içine hapsolan Ben, çoraklaşır.
Kendinizle gerçek bir bağ kurmak istiyorsanız, bazen kendinize bakmayı bırakıp dışarıya bakmanız gerekir.
Yolda yürürken adımlarınızın ritmine, rüzgârın teninize değen serinliğine dönmek,
Karşınızdaki insanı "Acaba beni nasıl görüyor?" kaygısıyla değil, gerçekten "O şu an ne anlatıyor?" merakıyla dinlemek,
Zihnin içindeki gevezeliği susturmaya çalışmak yerine, dikkati bedenin ağırlığına, nefese ve dünyaya vermek...
Kendini bilmek; kendi üzerine sayfalarca teşhis koymak ya da sürekli kendini tartmak değildir. Kendini bilmek; dünyayla, ötekiyle ve yaşamla sahici, yargısız ve canlı bir temas kurabilme cesaretidir.
Kendini bulmanın yollarından biri de kendi kafanın içinden çıkıp dünyaya adım atmak, biriyle, bir meseleyele, bir hayvanla, doğayla ilişki kurmaktır.

Yorumlar